Yüzüncü Yılında 23 Nisan
Gün 16 Mayıs yıl 1919, İstanbul’dan bir vapur kalktı. Ama ne o gün öyle herhangi bir
gündü ne de o vapur herhangi bir vapurdu. O vapurun kalkışında bile bambaşka bir hal vardı.
Sanki, sanki o vapurla beraber Kuva-yi Milliye birlikleri Sakarya Irmağı’nın doğusundan
hücuma kalkmıştı. Sanki, sanki Güney Cephesi’nde Şahin Beyler, Sütçü İmamlar ve bir cümle
bu yurdun insanları süngü takmıştı. Dönem belli, sancılı bir dönemdi. Memleketin dört bir
yanı ateşlerle sarılmış, yanıyordu ve bütün millet, kudurmuş bir ölümün pençesinde
kıvranıyordu. 18 Mayıs gecesi, memleketin genel durumunu anlatan, soğuk çok karanlık bir
geceydi. Bu karanlığın içinde yanan tek şeyse güvertede Mirliva (Tuğgeneral) Mustafa Kemal
Paşa’nın ufku gözleyen gözleriydi. Kanlı, kızıl bir meşale gibi yanıyordu ve 23 Nisan 1920
günü yurdun üstüne doğacak güneşi andırıyordu. İşte daha o gece o karanlıkta ve tam da o
anda Mustafa Kemal, bu karanlık gecelerin aydınlık yarınlara gebe olduğunu biliyordu,
biliyordu ve de aldanmıyordu gecenin karanlığına. Haklıydı da. Çünkü 19 Mayıs 1919 günü
yurdun üstüne şafak atmıştı bile. O günden sonra topyekûn mücadele yurdun dört bir yanında
başladı. Hattı müdafaa yoktu, sathı müdafaa vardı ve o satıh, bütün vatandı. Vatanın her karış
toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamazdı ve olunmayacaktı. Ama bu
kararlılıkla bu kararları alacak bir meclisin kurulması vatanın içinde bulunduğu durumda
kaçınılmazdı ve hayati bir önem teşkil etmekteydi. Nitekim, vatanperver aydınların, çelik
iradeli yurttaşların ve aslan yürekli paşaların çabalarıyla yeni Türk meclisi 23 Nisan 1920’de
kuruldu. Böylece 19 Mayıs 1919’da atan şafak, Türkiye’nin yeni güneşini, Büyük Millet
Meclisi’ni, doğurdu. Meclisin kurulmasının akabinde çekilen eşi benzeri görülmemiş çileler
ve verilen sayısız şehitler sonucunda düşman durdurulmuştu. Güçsüz, masum devletlerden
içtikleri kanla kendi topraklarını sulayan batılı devletlere büyük bir tokat vurulmuştu ve
işgalcilerin çoğu aç gözlerinin yaşında boğulmuştu.
Artık geriye sadece yurdun etine yapışmış kan emici kenelerin yurttan sökülüp
atılması ve vatanın bölünmez bütünlüğünün kurtarılması kalıyordu. O gün geldiğindeyse
Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının başlattığı fırtına Ege üzerinde kopuyordu ve
Afyon’dan hücuma kalkan Mehmetçiklerin yüreklerinde şimşekler çakıyordu. Yani bütün
memleket, artık şahlanmış bir zaferin sevinciyle kaynıyordu. Aynı zamanda Anadolu’ya
parçalayacakları toprakların ve köle yapacakları Türk ırgatların hayaliyle gelen Yunan
askerleri, asırlardır Anadolu’nun sert ama cömert topraklarını dişiyle tırnağıyla işlemiş Türk
köylüsünün nasırlı ellerinde kıvranıyordu. 9 Eylül 1922 günü, 23 Nisan 1920’de doğan güneş
Ankara semalarına yükseliyordu ve Yunan birlikleri, Ege Denizi’nin köpüklü sularına
dökülüyordu. Düşmanın da yurttan atılmasıyla insanlığı reddeden vahşetin ateşinin
küllerinden yeni bir memleket doğuyordu ve aynı zamanda bu yeniden doğan memleket yeni
bir devlet doğuruyordu. Bu yeni devlet yeni bir yönetim şekliyle beraber 29 Ekim 1923’de
dünyaya geldi ve ülkenin bütün vatandaşları tarafından bu yeni devlete “Türkiye
Cumhuriyeti” adı verildi. Yeni devletin yeni yönetim şekli cumhuriyetti çünkü özgürlüğü,
bağımsızlığı ve ulusal egemenliği; Orta Asya bozkırlarından Viyana kapılarına kadar vatan
belledikleri tüm topraklardan hasat etmeyi başarmış Türklerin doğasına en çok yakışan ve
çağın gereksinimlerine en uygun olan yönetim şekli tartışmasız şartsız egemenliği bizzat
ulusun eline veren cumhuriyetti.
Cumhuriyet, çok zor şartlar altında ve çok yüksek şahsiyetler tarafından kurulmuştu ve
kahramanlıklarıyla dünyaya şan vermiş bir ceddin; Çanakkale’de, Yemen’de, Sarıkamış’ta ve
Kurtuluş Savaşı’nın dillere destan tüm cephelerinde can vermiş fedakâr nesline emanet
edilmişti. Bizzat Mustafa Kemal bu emaneti, “Biz her şeyi gençliğe bırakacağız... Geleceğin
ümidi, ışıklı çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir.” ve “Ey yükselen yeni nesil!
Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak olan sizlersiniz! Muhtaç olduğun
kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” sözleriyle yükselen yeni nesle teslim etmişti.
Ama o tarihden günümüze evirilen yıllar içerisinde maalesef beklenen ölçüde gelişilememişti
ve cumhuriyetin ilk yıllarında müthiş hız gösteren gelişmeler, siyasi ve ideolojik çatışmaların
gölgesinde kalmış ve ne yazık ki bugün istenilen seviyeye gelinemedi. Yani muasır
medeniyetler seviyesine henüz ulaşılamadı. Ama bu hiç ulaşılamayacağı anlamına
gelmemektedir. Bugün yaşadığımız teknoloji çağında dünyanın önde gelen devletleri,
teknoloji üretmede ve pazarlamada maalesef bizim çok önümüzdedir. Ancak bu geri kalmışlık
bizi bir umutsuzluk içine atmamalıdır ve daha da geride bırakmamalıdır. Bu konuda Cem
Karaca’nın, “Umut yoksa yarın olmaz!” sözünü hatırlatır ve bu karanlık gecelerin de aydınlık
yarınlara gebe olduklarını tekrar vurgularım. Bütün dünyanın COVID-19 salgınının acısını
çektiği bu günlerde, başta fedakâr ve kahraman doktorlarımız olmak üzere dünyada birbirine
en çok destek olan halkımızı ve yine dünyada vatandaşına en çok hizmet veren devletimizi
göz önüne alarak Yunus’un da sözüyle belirtmek isterim ki: Karakteri yüksek, çalışkan ve
zeki bir biz vardır bizde, bizden içeri. Bu içimizdeki bizi en kısa zamanda dışarı çıkarmalı ve
COVID-19 salgını geride bırakıldıktan sonra açılacak yeni çağda azimle ve gayretle yerimizi
almalıyız. “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır ancak Türkiye Cumhuriyeti
ilelebet payidar kalacaktır.” diyen Mustafa Kemal’in ve aziz silah arkadaşlarının bizlere
bıraktıkları Türkiye Cumhuriyeti’ni, biz de bizden sonraki nesle payidar olarak bırakmalıyız.
23.04.2020
Oğuzhan Gazi OKUMUŞ


