25 yıl önce, bugün
Rıza Yılmaz
Gözü acımaya başlamıştı ki göz kapaklarını hafiften hafiften kaldırırken güneşin pencereden yansıyan ışığını gördü. Pek uyanmak istemese de söylene söylene bir o yana bir bu yana döndü ama olmayacak dikilmeye varmıştı ki yorgan kaydı; ayağı keskin soğuğu hissedince ürpererek yorganın altına tekrar girdi ama nafile birkaç dakika sonra oflaya puflaya kalktı. Güneş hafiften kendini göstermişti, macunu dökülen camların arasından hafiften de olsa bir soğuk akımının yüzüne çarptığını hissetti. Camların yarıya yakını buz tutmuş, dışarısı pek görünmüyordu.
Hava durulmuştu ama akşamki şiddetli fırtınada göz gözü görmüyordu. Bulutlar olabildiğince karanlık ve yere o kadar yaklaşmışlardı ki herkes içinden bildiği duaları okumaya başlamıştı. Kerpiç evin sıcaklığı olsa da sobanın bir türlü yanmasına izin vermeyen rüzgarlı hava gene de içeride iliklerimize kadar hissediliyordu.
Kuzinede pişen patateslere talim etmiştik etmesine ama mumların daha fazla dayanamayacağını bildiğimizden mezarlık gibi yan yana yere atılan yün döşeklere ve kaz tüyü yastıklara birer birer başımızı koymamızla uykuya dalıp gidişimiz bir olmuştu.
Pencereden sallanıp duran kavak ağaçları belli belirsiz görünüyordu. Kalktı, çiçekli pazenden elbisesini giydi, yün çoraplarını bileklerine kadar çekti, başörtüsünü düzeltti, yeleğini aradı durdu bir an bulamadı, yastığın altına yorganın altına bakarken döşeğin ucunda gördü, pelerin gibi savurdu omuzlarına giydi.
Sobaya gözü ilişti sönmüştü, hafifçe eğildi baktı köz dahi kalmamıştı. Duvarın dibinde duran inşaat demirini aldı yokladı hiçbir şey kalmamıştı. Küçük bakır kürekle külünü kovaya doldurdu, arkasını döndü çocukların üstüne basmamak için uzun adımlar atarak kapıya gitti. Tahta kapıyı çekti çekti…bir türlü açılmıyordu, donmuştu. Kül dolu tenekeyi yere koydu, iki eliyle iyice asıldı, biraz uğraştı sonunda açtı. Kapının sesine yatanlardan bir ikisi başını kaldırdı ama daha bakmadan devrilip yorgana sarıldılar.
Bir metrelik taş balkonda neredeyse yarım metreden fazla kar vardı. Ayağını uzattığı gibi bilekleri karın içinde kayboldu. Çaresiz odunluğa doğru yürüdü. Karabaş yerinde yoktu daha sürtüyor demek ki diye düşündü, acıksa gelirdi dedi kendi kendine. Çömeldi ince söğüt dallarını bir kenara koydu, hava buz gibiydi keskin bir ürperti hissetti, hızlıca baltayla bir iki kütük yardı , kırıntıları topladı, kül tenekesini döktü odunları içine koydu. Ahıra kulak kesildi, inekler tepişiyordu, odun dolu tenekeyi aldı, geldiği gibi ayak izlerine basa basa geri gitti. Kapıyı açtı daha kimse uyanmamıştı, usul usul odunları sobaya koydu kapağını kapattı, dizlerinin ağrısından yüzü buruştu, oflaya tıslaya yere oturdu, eğildi sobanın ön gözünden kıvırdığı kağıtlardan birer birer içeri koydu, kibriti yaktı kağıtları tutuşturdu. Ateş yanmaya başlayınca tenekedeki ince söğüt dallarını ve kıymıkları birer birer ön gözden içeri koydu.
Ateşin başında geçmiş günler aklına geldi. Pamuk tarlasında çapa yaptığı zamanı ,bir yandan süren hamileliğinin ona ne kadar eziyet verdiğini, su ve çamaşır işlerini, daha henüz doğru dürüst bir evleri yokken kaynanasının sonra eşinin teyzesinin evinde kaldıkları günleri;dört kız doğurduğunu ve erkek çocuk doğuramadığı için yediği dayakları, horlanmasını, küçük görülmesini ve daha nice kötü anı bir film şeridi gibi gözünün önünden akıp geçti.
En küçük oğlu uykulu, yatağında debelenince hayalin içinden istemsizce bir anda çıkıverdi. Yavaş yavaş yalpalaya yalpalaya kalktı, odadan bozma mutfaktaki küçücük tezgahta alüminyum kovayı aramaya koyuldu, tangur tungur ses çıkarmıştı ama ikincisini de buldu. Sırtında ince bir sancı duydu,doğruldu ağır ağır çocukların üstüne basmadan kapıdan çıktı ahıra doğru yürüdü.
Güneş tekrar gri boz bulutların arasında kaybolmuş, rüzgar inceden kar serpiştirmeye başlamıştı. Henüz komşusu uyanmamıştı, uyansaydı bacası tüterdi ,bu vakte kalmazdı. Ne oldu ki acaba ,dedi içinden. Etrafına göz gezdirdi kar epey çok yağmıştı. Kahvecinin de bacası tütmüyordu, anlaşılan soğukta herkes uyuyakalmış dedi içinden.
Sanki sözleşmiş gibi ahırın kapısı açılır açılmaz ineklerin hepsi ayağa kalktı. Acı ekşimsi bir koku yüzüne vurdu, kapıyı araladı açık bıraktı. Sağım vaktinin geldiğini anlamış gibi bütün inekler gerinmeye ve yerlerine geçip hazırlanmaya başladılar. Önce kürek sonra çalıdan yapılma uzun süpürgeyle altlarını iyice temizledi. Camlar buz tutmuştu ama içerinin nemi tavandan damlıyordu. Kovaları temiz bir yere koydu, iki çuval alıp samanlığa gitti, saman doldurduğu çuvalları sürükleyerek tekrar ahıra getirdi. Zar zor YEMLİĞE BOŞALTTI. Üstüne ölçüyle un, kepek biraz pamuk çekirdeği ekledi ,hafifçe ıslattıktan sonra kürekle karıştırdı. O kadar terlemiş ve o ağrıları o kadar artmıştı ki kendine kızdı. Bu ağrılarının sebebinin kendisi olduğunu bilmesine rağmen belki isyan ettiğinden belki de usandığından tedavisi için hiçbir çaba harcamamıştı.
İnekler pür dikkat kesilmiş ,düve ve danalar sabırsızlıkla yemlenmeyi bekliyordu. Kovalara doldurduğu yemleri teker teker ineklere verdi. Bazısı aceleci, huzursuz, sinirli başıyla onu itti, vurdu ama yemleme bittiğinde hepsi mutluydu. Kovayı alıp ineklere yanaştığında hepsi uslu kuzulara dönmüştü, tek tek hepsini sağdı. Tülbentten geçirip bidonlara doldurduktan sonra bahçe kapısının arkasına koydu. Her sabah şehirde berberlik yapan komşu kapının önünden alır, ay sonunda da parasını öderdi. Şu kış gününde küçük de olsa peşin para her şeye değerdi. Biraz sebze biraz taze meyve herkesi gülümsetmeye yeterdi.
Ahırdan dışarı çıktığında havanın açılması soğuğu daha da şiddetlendirmişti. Aklına yıkanacak çamaşırlar geldi. Kızları çamaşırları tulumbada yıkayacaklardı, onlar için üzüldü. Önce ocakta su kaynatıp, iyice yıkadıktan sonra tulumbada durulayacaklardı. Hiç biri bu işi severek yapmıyordu, kendisi için de bu işin zamanı çoktan geçmişti ama yapılmalıydı. Çamaşırlar bütün kızların, ev temizliği ortanca ve büyük kızın, banyo işleri en küçük kızın göreviydi, sabah sobası ve yemekler kendine aitti.
Kapıyı açtığında daha kimse uyanmamıştı ama hepsinin de kalkması gerekiyordu. Soba iyiden iyiye tutuşmuş üstündeki güğüm fokur fokur kaynamaya başlamıştı. Radyonun sesini işitti, içinden herif uyanmış birazdan çayını kahvaltısını ister ,dedi. Çaydanlığa çayı demledi, kuzineye birkaç tane lavaş koydu. Eğildi ,çocuklara hadi kalkma vakti der demez homurdanmalar başladı, bir o yana bir bu yana derken yatağın içinde dönüp durdular.
-‘’Ne oldu kalkmadılar mı daha?’’ sinirli ses tonuyla irkildi. ‘’ Kalktılar kalktılar .’’kısık bir ses çıkmıştı ağzından. Usulca ‘’Hadi kalkın çocuklar! Babanızı kızdırmayın .Hadi kalkın.’’ dedi.
-Öğlen oldu kalkın hadi, sizin yaştakiler ekmek kazanmaya çoktan yola düştüler, uyuşuklar… Off off Allah’ım şunların haline bir bak, bunlar adam olacak ta..Bir de eh eee…
Sinirli haliyle buzlanmış camın önünde durmuş etrafa bakınıyordu.
‘’Kalkın kuzum kalkın hadi’’ dedi,şefkatli ve sevgi dolu sesiyle.
Tatlı sözleri inciten sesten sonra kalplerine dokunmuştu ama çocukların hiç biri bu tavrı gösterecek havada değillerdi.
Yavaştan ayağa kalktı, yer sofrasını aldı uzunca yere serdi. Bidondaki tuzlu peynirlerden aldı dilimlemeye bazısını da rendelemeye başladı. O ara birkaç sıcak göz yaşı yanağını ıslattı, farkında bile değildi ama düşmüştü işte… Mintanının kollarıyla sildi, kimse fark etmeden. Ayva reçelini, yoğurdu küçük tabaklara koydu. Aklına geldi dün Çilli tavuğun altından 5tane yumurta almıştı, onları çini tabakla kaynaması için ocağa koydu.
En son evin en büyük oğlu kalktı. Küçüklüğünden beri nazlı, uyuşuk, tembeldi. İlk dört kız çocuktan ve onca iğneleyici laf, hakaret ve dayaktan sonra erkek bir çocuk doğurunca kurbanlar kesilmiş, düğün dernek kurulmuştu ama artık sülalede bir itibar görmenin vakti gelmişti. Fakat öyle olmadığını çok geçmeden anlayacaktı. Bir erkekten sonra önceki dört kız hastalıktan ,belki bakımsızlıktan ölmüş, kala kala cılız,çelimsiz ince sırık gibi bir erkek çocuk kalmıştı. Zaten o da hayatından pek memnun değildi. Akranları tarafından ve özellikle amca ve dayı çocukları tarafından hırpalanınca ‘’Anne neden benim kardeşim yok, olsaydı bana arka çıkardı. ‘’demesiyle yeniden çalışmalara başlanmış ama nihayetinde sonraki sonbaharda bir kız daha olmuştu ve peşi sıra bir kız .bir kız ve bir kız daha derken, akrabalar arasında bu erkek çocuk doğuramaz sözleriyle horlanması, incitilmesi hiç değişmeyen bir yazı gibi geri gelmişti.
Bu dört hamilelikten sonra nihayet son iki erkek çocuk olmuştu olmasına ama artık onlara gösterecek ne sevgi kalmıştı ne şefkat. Zaten babaların çocuklarına sevgi ve şefkat göstermesi görülecek şey değildi. Atadan babadan böyle görülmüştü hem de çocuk sevmek ayıplanırdı. Bir çocuğun başının okşanması, sevgi sözcüğü söylenmesi karşılaşılacak şey değildi.
Çocuklar birer ikişer yatakları katlayıp köşeye üst üste koymaya başladılar en büyük kız yatakları, ortanca ise yorganları üst üste koydu. Üstünü başını giyinen kendini dışarı atıyordu. Karı gören içine atlayıp baharda ahırdan yeni çıkan danalar gibi koşturup kar topu yapıp birbirlerine atıyordu. Sobanın üstünde kaynayan sudan ibriğe su ılıştıran en küçük kız dışarı çıkıp sırasıyla herkesin elini yüzünü yıkaması için su döküyordu. İşini bitiren sofranın başını oturuyordu.
-İşiniz yok tabi, başıma iş çıkarmayın , hey kime diyorum eşek sıpaları hadi gelin hasta olacaksınız, param yok zaten hastaneyle uğraştırmayın diye haykırmasıyla herkesi korkutmuştu. Bir kedi gibi pısırık pısırık kar topu oynamayı bırakıp içeri girmeye başladılar.
Sobanın önünden onlara bakıp bu adamın ağzından bir gün olsun sevgi dolu bir söz çıkmayacak mı acaba diye iç geçirdi. Herkes içeri girince çayları doldurdu ama söylenmeleri duyuyordu. Matem yeri sessizliğinde herkes başını eğmiş çayından hüpür hüpür ses çıkararak kahvaltısını yapıyordu.
Kahvaltınızı yaptıktan sonra yığanları alın ,hava iyice bozmadan damın üstündeki karı kürüyün tamam mı? Bunu söylerken ki emrivaki ses tonu iş yapmak isteyenlerin bile keyfini kaçırmıştı.
‘’Ne aval aval bakıyorsunuz yüzüme? Dam mı çöksün, onu mu istiyorsunuz?’’ diye hiddetli, sinirli bir ses tonu tekrar yükseldi. Kimseden çıt çıkmıyordu. Lokmalar adeta herkesin boğazına dizilmişti. Bir ikisi kahvaltı yapmayı bırakıp sinirle dışarı çıktılar, ortam buz kesmişti, her sabah olağan şeylerdi ama hep keyifsiz sabahlar olması şart mı, diye düşündü.
Çay bardağını öyle bir yere vurdu ki, herkes aynı anda göz kesildi, sinirli bakışlar durumu anlatmaya yetiyordu. Kalktı sinirle ceketini aldı dışarı çıktı daha lastik galoşlarını giymemişti, birinci sigarasından bir tane yakar yakmaz dumanı öyle bir çıkmıştı ki neredeyse kasketi dışında yüzü görünmemişti.
Söylendiği mutfaktan duyuluyordu, dağılan herkes tekrar sofranın başına oturdu, şakalaşarak keyifle kahvaltıya devam ettiler, asılan suratlara renk ve ruh gelmiş gibi çaylarını yudumladılar, lokmalar gülücüklerle son buldu.
-Hadi oğlum, kürekleri, yığanları alın da damı kürüyün bakalım, babanız kızmasın.
-Kızarsa kızsın ne olacak ki, adamın başka işi yok , barut gibi dolaşıyor, dönüp dolaşıp bizde patlıyor anlamadım ki bizimle derdi ne?
-Olsun siz gene de kızdırmayın babanızı ,iki üç kişi yarım saatte bitirirsiniz zaten.
-Tamam tamam yapacağız. Başka çare var mı?
Kalktılar ;yün çorabını, yeleğini, kar eldivenlerini giyen dışarı çıkıyordu. Tahta merdivenlerde durmak imkansızdı, Damı kürümeleri de o kadar kolay olmadı, yarım metreyi geçkin kar üst üste yağınca iyice sıkışmıştı, itmesi epey zor oluyordu. Küreklerle kan ter içinde karı kürümeye başlamışlardı ki kar tekrar inceden inceye yağmaya başlamıştı.
-Ocağı yakalım da, birer birer bonyaya girsinler, leş gibi olmuşlardır. ‘’Off ana ya her hafta yıkanmak zorunda mıyız?’’ dedi kaşlarını çatarak en küçük kız. Omuzlarını silke silke dışarı çıktı çıkmasına ama çelimsiz haliyle koca kazanı yüklendi ocağın altını yakmaya koyuldu. Su ısınmaya başlamıştı ki kızarmış domatesler gibi birer bir içeri koşturdular.
Elleri, yüzleri, burunları, kulakları kıpkırmızı olmuştu hepsinin. ‘’Çok üşüdük çok… Neredeyse parmaklarımı hissetmiyorum ana. ‘’
-Çıkarın üstünüzü bakıyım, kızım sen de sobaya odun at iyice yansın. Telaşlanmayın ,su ısındığı zaman hemen banyonuzu yapın ,içiniz ısınır ter kokunuzdan kurtulmuş olursunuz. Zaten bugün çamaşırlar da yıkanacak.
-Yok ana ya, demeye başladılar,
-Olmaz! Hadi ısınan doğru banyoya gitsin, üstünü başını çıkarsın zaten ıslanmış, çamaşırlarınızı yıkarız.
Öflemelerin dozu artmıştı.
-Hadi kızım sizde çamaşırları ayırmaya koyulun, ocak yanıyor leğenleri alıp yavaş yavaş ocağın başına geçin bakalım.
Banyo dediği odanın bir köşesine örülü taşlardan yapılan küçük bir yerdi, sıcak suyu ılıştırıp teker teker banyo yaptılar. Çamaşırlar o kadar yığılmıştı ki büyük kızların gözü korkmuştu. Sobanın etrafına dizilenlar azalmaya, çamaşır gittikçe çoğalmaya devam ediyordu.
Bir yandan da mutfaktan yemek kokuları gelmeye başlamıştı. Öğlen için hazırlıklara başlanmıştı. Soğuk dayanılacak gibi değildi, tencereyi kaptığı gibi sobanın üstüne koymasıyla yemek kokusu bütün eve yayılmıştı.
Ocağın başında didişmeler, bağırtılar çağırtılar, hiç oralı olmadı, birbirleriyle kapışsalar da nasıl olsa geçinirler dedi içinden. Camdan başını uzattı hafiften tebessüm ederek kediyle köpek gibiler dedi ,kendi kendine.
Bir saat geçmişti ki yemekler hazırlanmıştı. Sonbaharda hazırlanan kuru sebzeler, kızartılan tavuklar ve salça işi oldukça çabuklaştırmıştı. Kimseden ses gelmiyordu, Gene başını uzattı baktı, çeşme başına geçmiş tulumbadan sırasıyla su çekip çamaşırları duruyorlardı. Kolları bilekleri kıpkırmızı olmuştu hepsinin.
-Oğlanlara döndü. ‘’Hadi oğlum üstünü başını sıkı giyin de ablana yardım et biraz .Baksana kan ter içinde kaldığı gibi kolları bacakları nar gibi kızarmış. Ablana yardım et, tulumbadan su çekin, az işleri kalmış.’’
‘Tamam ana’’ demesiyle kocaman bir aferin almıştı.
Çamaşırlar asılmış öğlen yemeği yenip bitmişti. Okulun bahçesinde oyun oynayan çocukların çığlıkları evde yankılanırken küçük yaramazların içi kıpır kıpır adeta yerlerinde duramayan kızgın ateşteki mısır taneleri gibi hoplayıp zıplıyorlardı.-Ana biz gidiyoruz, eldivenlerim, papağım nerde nerde.. deyip telaşla ters giydiği çoraplara aldırmadan hızlıca dışarı çıkmışlardı. Ceketlerinizi doğru düşürt giyin yaramazlar dedi arkasından ama oralı bile olmadı hiçbiri. Kapıdan döndüğünde kızlarda hazırlanıp çıkmak üzereydiler.-Hayırdır taze ayaklar sizler nereye böyle.-‘Ana bizde Meleklere gidiyoruz, öğleden sonra kızlarla buluşacağız’ diyip kıkırdamalar ve birbirlerinin etini burkmalar ve hafiften dümsüklemeler eşiğinde onlarda çıktılar.
Evde yalnız kalmıştı. Sessizlik keskin bir bıçak gibi kulağını kesiyordu. Kendi kediyle konuşmaya başlamıştı. Bir an sıkıntı göğsünü sıkıştırdı ki zor da olsa kendini bahçeye attı. Yıkık dökük arka bahçe kapısının önünde durmuş kar serpintilerinin arasında uzun uzun sallanan kavak ağaçlarına, rüzgarın karın duvardaki şekillerine göz kesildi. Orada ne kadar durduğunu kendi de bilmiyordu ayak parmakları hissetmediğini anladığında, bahçenin etrafında bata çıka yürümeye başladı. Kargalar her zaman ki yerlerini almıştı. Sonbaharda bahçe biçilmediği için uzayan otların içinde yürümek oldukça zordu. Dikenleri hissedebiliyordu, sarmaşıklara ayağı dolaşınca bir an yere kapaklandı, üstü başı,ağzı burnu her yeri kar olmuştu. Bileklerinden giren kar hem tir tir titretmiş hem belinin orta yerinde ağrı bir sancı kopmuştu. Öyle bir ah çekmişti ki kargalar bile merakla ona bakıyorlardı. Doğruldu üstü başını çırpıştırdı, gezisini tamamlamadan geri döndü. Eve geldiğinde ikindi olmuştu, odanın sıcaklığı içini ısıtmasıyla üstüne bir ağırlık çöktü zaten ağrısı da vardı, iki minderi altına çekti uzanmasıyla dalması bir oldu.
Yaz günü bir öğlen vakit balkona uzanmış şekerleme yapıyordu, susadığı kana kana su içmek istedi, Bir pınarın başında oturmuş serin suyundan kana kana içeriyordu, su nefes borusuna kaçmış öksürmeye başlamıştı ki kapı açılıp içeri soğuk havanın çarpmasıyla uyandı. Meğer kendi öksürüğü değil de herifin öksürmesiymiş diyip gülümsedi. Tek bir kelime etmeden o keskin, çatık kaşalı, pala bıyıklarıyla sert bir bakış atıp diğer odaya geçti.
Karanlık çökmüş it ulumaları başlamıştı. Çocukların sesi azalmış ama daha yakından birkaç kişinin sesi geliyordu. Çocukların ve kızların itişip kakışmaları duyuluyordu.
Akşam sofranın kalkmasıyla duvara yansıyan mum ışığında ve sobanın çıtırtısı eşliğinde herkes annenin etrafına toplanmış gene eskilerde anlatılan hikayelere adeta büyülenmiş gibi dalıp gitmişti. Kimisi annenin dizlerine başını koymuş, onun pamuk elleriyle saçları okşanırken ;kimisi tüy yastıklara sırtını dayamış, kimisi sobanın yanına kıvrılmış kimse çıt çıkarmadan hikayeleri dinliyorlardı.
