insanlığın ayak izleri
Esra Sönmez
Omzuma astığım bez çantamın içinden, uzun beyaz boynunu ustaca sarkıtmış aşağı bakan ördeğim ile ben, "insanlığa" ait bir iz arıyorduk. Bir ayı aşkın süredir yollardaydık ve insanlığa dair henüz hiçbir ize rastlamamıştık. Ördeğim, bir iz bulma konusunda benden daha ümitliydi. Artık iyiden iyiye sıkılmış olan ben ise, kolumdaki beyaz lekeleri -sebebini bilmiyordum- durmadan kaşırken bir yandan da sürüdüğüm ayaklarımla yerdeki taşları tekmeleyip yuvarlayarak ilerliyordum. Ördeğim durmadan yavaş ol, diyordu bana.
"Çok sallanıyorsun! Bir iz kaçıracağım diye korkuyorum."
"Yoruldum," dedim mızıklanır gibi. O vakit bana bir yerde durup soluklanmamızı ve geceyi geçirebileceğimiz bir yer bulmamız gerektiğini söyledi. İlk on gün bunların hiçbirine ihtiyaç duymadan yol almış, on birinci gün geldiğinde gökyüzüne, Olymposluların evine uzanmak ister gibi dikilmiş devasa bir taş yapıtın önüne varmış ve gölgesini düşürdüğü yerde uyumuştuk. Taş sütunlara işlenmiş aslan kabartmalarından korkan ördeğim, gece boyunca çantamdan hiç çıkmamıştı. Sonraki sabah devam ettiğimiz yolda yine tam on gün hiç durmamış, ancak yirmi ikinci günün gecesinde konaklayacağımız yeni yerin önüne vardığımızda durmuştuk. Yerin altına, en altına, Tengri'nin tamusuna ulaşmak ister gibi aşağıya kazılarak inşa edilmiş bir yeraltı şehriydi burası. İçeri girdiğimizde, ördeğimin çantamdan yine çıkmadığını görmüş ve sormuştum.
"Bu sefer neyden korkuyorsun?"
O zaman ördeğim bana, taş duvarı tahrip eden şekilsiz yazıları, üzerine kazılmış isimleri ve sağa sola atılmış pet şişeleri göstererek "Bu sefer korkmuyorum," demişti. "Utanıyorum ama bu duygu diğerinden çok daha korkunçmuş."
Ondan sonra bir daha hiçbir yerde konaklamamıştık. Ama şimdi yeniden ayaklarımı sürüşüm ve taşları yuvarlayışım ördeğimin dikkatini bir hayli dağıtmış olacak ki nihayet bir yerde konaklamaya karar verdik.
Bir handa.
Şans eseri, öylece karşımıza çıkıvermişti. Dört bir köşesinden yükselen tuğla kulelerin ortasında kocaman bir avlusu vardı. Avlunun ortasında da suyu kesileleri yıllar olmuş, içi kuru yapraklarla dolmuş büyükçe bir kuş havuzu bir anıt gibi duruyordu. Kuş havuzunun önünde durdum. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Kapıların önü, kapıların ardı, üst kata çıkan merdivenler, alt kata inen merdivenler, balkon, mutfak, kiler, ibadethâne... Her yer bomboştu. Biz de yalnızlığımızı da yanımıza alarak üst kattaki odalarn birine yerleştik. Bir süre boyunca kâh sedirin kâh karyolanın üzerine oturarak vakit geçirdik. İlk kez çantamdan çıkan ördeğim, turuncu perdeli ayaklarıyla el dokuması olduğu aşikâr ipek halının üzerinde hoşnutlukla epeyce bir gezindikten sonra ahşap bir sandığın üzerine çıkıp tünedi. Akşam olunca duvardaki gaz lambasını yaktım. Bir duvarı baştan sona kaplayan gömme dolabın bir kapağını araladım. İçinden ciyaklayarak fırlayan fareyi ne ben ne de ördeğim umursadık. Zaten o, şeffaf göz kapaklarını indirmiş çoktan uyuklamaya başlamıştı bile. Sess çıkartmamaya dikkat ederek dolabın içinde asılı olan hırkayı, köşeye yaslanmış duran asayı ve üzerlerinde 'Talim'ül Mütealim" "egzorsizm" ve "rüya tabirleri" yazan üç farklı kitabı alıp incelemeye koyuldum. Kitapların sırtlarındaki dikişler gevşemiş, fareler tarafından yer yer kemirilmişti. Bez çantamla kapaklarındaki tozu güzelce sildim. Üzerinde "rüya tabirleri" yazan kitabı açtım. Anlamadığım dilde yazılmış yazıların altında yine anlamadığım resimlerin çizili olduğu birkaç sayfayı ardı ardına çevirdim. Güneş, ay ve on bir yıldızın tasvir edildiği bir çizim görünce durdum.
Ördeğim tünediği sandığın üzerinde kıpırdandı. Pencereden sızan ay ışığı, yüzüne vurmuş ve beyaz tüylerini parlatmıştı. Hâlâ uyuyor olduğunu görünce tekrar sayfaya döndüm. "İnsanlığı" aramak için çıktığımız bu yolda bu yıldızların bize yol gösterebileceğini düşündüm. Sonra üzerinde "Talim'ül Mütealim" yazan diğer kitabı aldım elime. Rastgele açtığım bir sayfada altı çizilmiş bir satır vardı.
"Kim Allah'a güvenirse, Allah ona kâfidir.' yazıyordu bu satırda. Mürekkebi bulaşmış kalemin izlerini dün gibi taşıyordu hâlâ sayfa üstünde. Ben de bir amaç uğruna çıktığımız bu yolda, öyle taşımak istedim bu sözü kalbimde. Son kitabı elime aldığımdaysa, karalanır gibi yazılmış harflerle dolu sayfaları merakla kurcalamaya koyuldum. İnsan ve çeşit çeşit hayvanın anatomik çizimleriyle dolu sayfaları geçerken, tıpkı benim kolumdakilere benzer lekelerin olduğu bir insan bedeni görünce durdum. Sayfayı tutan elime baktım. Pencereden sızan ay ışığı, bu sefer bana, cildimdeki şekilsiz beyaz lekelere vuruyordu. Bunun şifası olduğunu tahmin ettiğim bitkiler çizilmişti anatomik bedenin yanına. Geniş yapraklı bitkiler, papatya benzeri çiçekler vardı anlayabildiklerim arasında. Odadan çıkıp merdivenleri inerken ayağımın dibinden tıkır tıkır kaçışan birkaç böceği saymazsak sessiz hanın sessiz mutfağına indim bir ümit. Kitaptaki bitkilerden bulabildiğimle yazılanları yerine getirerek bir kür hazırlamaya koyuldum. Karışıma, ateşte kaynattığım suyu da ekleyince sabah almak üzere pencerenin önüne bırakıp yeniden odama çıktım.
Uyumuşum.
"Dinlendiğimiz ne iyi oldu!" diyen ördeğimin sesiyle uyandım. Uzun sarı gagasını ahşap döşemenin çatlağına sokmuş, göremediğim bir şeyi didikliyordu bir yandan da. Gözlerimi ovuşturdum. O an fark ettim ki ördeğimin dün gece uyumak için üstüne tünediği sandık, aslında sandık değil eski bir lahitmiş. Köşeleri işlemeli çok yalın bir lahit...
"Yanlış yolda mıyız?" diye mırıldandım. Çünkü eğer insanları arıyorsak, maddeye düşkün bu kimselerin tabutu bu denli göstetişsiz olmamalıydı. İnsanlar, gösterişi severdi. Şatafat, altın, avangart, mal mülk, bolluk... Ama sonra hayıflanarak kendime kızdım. Biz insanları değil, "insanlığı" arıyorduk. Arada büyük bir fark vardı.
Doğrulup sedire oturdum. "Hadi, artık devam edelim," dedi ördeğim. Edelim, dedim. Kitapları aldım, dolaptaki hırkayı üzerime geçirdikten sonra kitapların birini cebime, diğer ikisini de çantamın içine -ördeğim her ne kadar istemese de- sıkış tepiş yerleştirdim.
"Yerimi daraltıyorsun!" diye çıkıştı arkadan. Fakat sonra o da merakına yenik düştü ve sordu.
"Bunları nereden buldun?"
"Geçmişten,' diye yanıtladım onu. "İnsanlığın var olduğu bir zamandan."
Asayı da elime aldıktan sonra alt kata indim. Sabaha kadar bulamaç halini almış kürü, beyaz lekelerimin üstüne sürdüm. İşim bitince aynı boş havuzun önünden geçtik, içerisindeki birkaç kuru yaprak rüzgârla havalandı ardımızdan. Handan çıkmıştık.
"Dün gece bir rüya gördüm," dedi ördeğim. "Çok derin bir kuyunun dibinden, yıldızlarla dolu göğe bakıyordum."
Aklıma içinde güneşin, ayın ve on bir yıldızın tasvir edildiği kitap geldi. Kitabı cebimden çıkartıp açtığımda, yıldızlar hareket etti ve tıpkı bir pusulanın ibresi gibi bize bir yönü işaret ettiler. Gösterdikleri yönde yolumuza devam ettik. Çok geçmemişti ki çölden farksız bu kurak yerin ufkunda, bir siluet ilişti gözüme. Küçük, ufak tefek bir adamdı bu. Günlerdir yemek yemediği belii oluyor, kaburgaları bu mesafeden bile sayılabiliyordu. Üzarindeki elbise yer yer yırtılmış, yırtılan parçaları da bir çul gibi aşağıya sarkmıştı. Ağır adımlarla yanımıza kadar yaklaştığında "Arıyorum," dedi.
Neyi, diye sorduk.
Telaşla etrafına bakındı ve soluk soluğa devam etti.
"Han'ımı..."
O an anladık ki konakladığımız hanın sahibiydi bu adam. Fakat bir hancı nasıl olur da koskoca hanını kaybedebilirdi? İşte bunu anlayamadık.
"Hanınızı biliyorum, dün gece oradaydık." dedim adama ve isterse kendisini götürebileceğimi söyledim. Bu küçük adam hasta olabilirdi. Bir şeyleri hatırlamadığı her halinden belli oluyordu. Çok geçmeden ördeğim ve ben, geldiğimiz yolu gerisin geri dönmüş ve hancıyı hanına kadar götürmüştük. Fakat hancı, kapısına kadar geldiği hanın önünde durup şaşkın gözlerle bize dönerek hayır, dedi. "Bu benim hanım olamaz. Benim hanım bu kadar eski, bu kadar ufak, bu kadar bakımsız ve izbe... Daha büyük olmalıydı! Daha yeni, daha kalabalık. En ünlü padişahlar, krallar, seyyarlar konaklardı benim hanımda. En zengin tüccarlar uğrardı ama şimdi böyle virane..."
Son sözlerini neredeyse bir fısıltı gibi söylemişti. Ördeğim ile birbirimize baktık. Hancı, daha iyisini bulmak için terk ettiği hanını bu halde bulduğundan ötürü hayal kırıklığına uğramış olmalıydı. Daha doğrusu "hayat" kırırıklığına. Çünkü daha iyisi için çalışmakla, daha iyisini satın almak arasındaki farkı anlayamamış ve hayatı, ulaşamadığına alışamayarak geçip gitmişti. Havuzun içindeki kuru yapraklar kadar kuru elleriyle, gözyaşlarını silerken aslında hanından farksız olduğunu da bilmiyordu muhakkak. Ve akşam olup yıldızlar; ışığını hancının üzerinden çekip bize güneyi işaret ettiklerinde, o kuçük hancıyı o küçük hanında bırakıp oradan ayrıldık.
Sabaha karşı bir kente varmıştık. Taş evlerin içinden yükselen insan sesleri, sağımızdan solumuzdan geçerken tozu dumana katan at arabalarının seslerine karışıyordu. Kentin baharatçısından öğrendiğimize göre, bu kentin kralının kulakları eşek kulağı ve bu kentin taşladığı şeytanın kulakları da keçi kulağıymış. "Burada ağzından çıkan sözlere dikkat etmelisin," demişti baharatçı. İstediğim zencefilleri tartarken eklemişti. "Çok iyi duyarlar. En küçük bir şey gidecek olursa kulaklarına, ikisi de aynı cehennemi yaşatabilir insana!"
Sanırım, diye düşündüm o zaman. Söylemediklerimizi de duymak için insan kulağının yetersiz olduğunu düşünmüş olmalılar. O halde burada yalnızca ağzımdakilere değil aklımdakilere de dikkat etmeliyim. Oysa bu hiç de bana göre değildir.
"Düşüncenin olmadığı yerde, insanlığı bulamayız," dedi ördeğim.
Ona hak verdim. Sonra da kentten ayrıldık.
O gün batmak üzere olan güneş, elimin üzerine vurunca fark ettim ki beyaz lekelerimden geriye hiçbir iz kalmamış artık. Sevinmiştim. Gece olup da ay bile bulutların ardına gizlenene değin lekesiz derimi inceleyip durdum. Dinlenmek için bodur bir ağacın altına iliştiğimizde, asayı başucuma kitapları da başımın altına yerleştirip uyudum. Tabii yine çantadan hiç çıkmamış ördeğim. Ama görmüş, başucumdaki asanın yılana nasıl dönüştüğünü ve tüm gece bizi nasıl koruduğunu.
Sabahına, bir nekropoldeydik. Ördeğim heyecanla vaklayıp, minicik de olsa bir iz bulduğunu söyledi. 'Bir nekropolde olduğumuz düşünülürse," dedim yerdeki ayak izine dikkatle bakarken. "İzin sahibi bu diyârdan göçeli çok olsa gerek."
Ve şu an sahilinde yürüdüğümüz deniz kıyısına gelene dek birçok sahaf, meczup, âlim, aşık, ozan ve sarhoşla karşılaştık. Hepsi de birşeyleri seviyor ve onu öncelik sayıyordu hayatında. Sahaf kitaplarına, meczup tanrısına, âlim ilmine, aşık sevgilisine, ozan şiirine ve sarhoş da içkisine aşıktı. Ama hepsinde eksik olan bir şey vardı ki o da; yürürken arkalarında bırakmadıkları insanlığın ayak iziydi. Kaçının ardından bir ümit, diyerek baktıysam hepsinde de tarihten silinmişlik vardı yalnızca. Ördeğjm,
bakışlarını uzun bir aradan sonra ilk kez yerden kaldırıp karşımızdaki mavi, leylak rengi ufka dikerken düşündüklerimi hissetmiş gibi söze girdi.
"Belki de başından beri yanlış yerde arıyoruz insanlığı. Belki de hiç basılmamıştır o, bu dünyanın topraklarına."
"Peki nerede aramalıydık o zaman?" diye sordum. Beni tereddütsüzce yanıtladı.
"Ufukta,"
Ve omzumun üstünden uzattığı başıyla, denizle göğün kavuştuğu yere bakarken devam etti.
"Muhtemelen insanlık; insanların daima ilerisinde, ne kadar yol kat etseler de onların ulaşamayacağı kadar uzak bir yerde, ufukta olacak. Daima sahibinin önünde ilerleyen bir gölge gibi. Bu yüzden insanlığın ayak izleri de kendilerinden ileridedir mutlaka."
Sessiz kaldım. Sarının, mavinin, pembenin ve yeşilin güneşte kırılıp kumsala yansıdığı bu ikindi vaktinde, ardımızda "insanlığa" ait olup olmadığını bilmediğimiz ayak izlerimizi bırakarak yürümeye devam ettik. Ardımızdan gelenler görecekti artık bu izleri ve eğer insanlığa aitlerse, ne mutlu bana ve ördeğime...
